nadideakdeniz@yahoo.com.tr

Nadide Akdeniz

Büyük Yeşil Dünyanın Yeşil Büyücüsü (Frauen Museum Sergi Kataloğu, 2001)

Türk sanatçısı Nadide Akdeniz, resimleriyle getirdiği yemyeşil gür yaprakları ve çiçekleriyle Kadınlar Müzesi’nin doğum gününe tam zamanında yetişti. Türünün ilk örneği olan Kadınlar Müzesi, 2001 yılında 20 yaşına basıyor. Bu yüzden, konuk sanatçıdan söz açmadan önce, ev sahipliği yapan kurum hakkında birkaç söz söylemek yerinde olacaktır.

Bugüne kadar, dünyanın dört bir yanından 2000’in üstünde kadın sanatçı burada eserlerini sergiledi, yaklaşık 500 sergi açıldı ve çok sayıda konser, konferans, okuma, tiyatro ve dans gösterisi gerçekleştirildi. Bütün bu etkinliklerin en önemli boyutu, dünyanın çeşitli ülke ve bölgelerinden kadın sanatçılarla kurulan ilişkiler olageldi. Peki bütün bunlar, sanata iyice doymuş Batı Avrupa izleyicisini ne ölçüde ilgilendiriyor? Batı Avrupalı kadınlar Anadolu’dan bir kadının sanatında ne bulmayı umuyorlar? Kuşkusuz, farklı bir kültürün kendilerine yabancı öğelerini. Ancak, insan ve kadın olmanın derinlerinde yatan ortak öğelerle de karşılaşıyorlar burada. Bir zamanlar 3000 metrekare üzerine kurulmuş bir büyük mağaza olan bu bina, bugün sanatın ve kültürün sergilendiği ve tartışıldığı bir mekan olmanın ötesinde, üretildiği bir yer haline geldi. Burada altı atölye, Artemisia Akademisi, tarih arşivi ve kadın sanatçılar arşivi yeralıyor. Ayrıca iki kütüphane, depolar ve bir fotoğraf laboratuvarı bulunuyor. Kadınlar Müzesi, mekanın genişliği ve kurucularının tutumu sayesinde, başından beri, sanatçılara bütün mekanı değerlendiren çalışmalara ve büyük formatlara yönelme cesareti verdi.

Nadide Akdeniz’in ise büyük boyutlu resimler yapması için teşvik edilmeye ihtiyacı yoktu. Akdeniz’in yapıtlarının birçoğu zaten o kadar büyük ki, insan neredeyse “resmin içine giriyor”. Çiçekler ve bitkiler devasa ormanlara dönüşüyor. Birleşerek çağlayanlar oluşturuyorlar ve insanın içinde, balta girmemiş tropik ormanlarla karşı karşıya olduğu duygusu uyanıyor. Ancak, doğanın bozulmamış bu güzelliği, yakından bakıldığında, barındırdığı irkiltici özellikleri de açığa vuruyor. Sanatçıyı Henry Rousseau’yla karşılaştırmak geliyor insanın içinden; nitekim Rousseau da şu sıralarda yeniden keşfedilmekte ve (Tübingen’deki sergide hatırlandığında) yeniden değerlendirilmekte olan bir ressam. Tam, titizlikle resmedilmiş yaprakları ve çiçekleri “doğanın düzeni” duygusuyla zevkle seyretmeye dalmışken, resmedilen klorofilin doğada hiç bu kadar yeşil olamayacağını, yaprakların göğe doğru uzanışının fazlasıyla mükemmel olduğunu, sivri kara hindiba yapraklarının silahları hatırlattığını, bazı meyvelerin ise hiç de masumane olmayıp erotizm yüklü olduğunu farkediyorsunuz. Nadide Akdeniz’in dünyası yapay bir konstrüksiyon, insanın yüzüne serin serin esiyor. Bir genetik laboratuvarını düşündürtüyor bu dünya, denetimden çıkmış, biyoteknoloji uzmanını esir almış ve sonsuza genişleyerek her yeri kaplayan bir genetik laboratuvarını. Balta girmemiş tropik ormanlara “yeşil cehennem” diyenler çoktur; durdurulmaz, neredeyse şiddet dolu yoğunluğu ve üreyişiyle büyüler bizi bu cehennem. Bir yokluğun içinden, siyah uçurumlardan bitkilerin fışkırdığı bir cehennem var burada karşımızda, toprak yok, ayak basacak sağlam bir yer yok. Bir dişi torso, bir biçki kalıbı, bir manken, hayalet beyazlığında aniden beliriyor yeşilin ortasında. Kendi içine kapanmış gibi duruyor ve ifadesini çevresindeki çiçeklerle buluyor: işte saf erotizm. Bir gaz şişesi, uygarlığın gerçeküstü kalıntısı olma rolünü üstleniyor.

Nadide Akdeniz, uygarlığın öcünü resmederken, dünyanın sonunun resmini yapmıyor. Büyük bir zevkle, kendi görme biçimini, kaygı ve umutlarını, düşlerini ve dönüşüm içindeki dünyamızı resmediyor. Bu bitkiler dünyası, insansız sürdürüyor varlığını; sanatçı bu dünyada insanların olup olmadığı bilmecesiyle başbaşa bırakıyor bizi.

Henry Rousseau’yla Nadide Akdeniz’in yapıtları arasında yapılacak özenli bir karşılaştırmada, resimde insan öğesi son derece önemli bir yere sahiptir. Rousseau’nun resminde her zaman birisi vardır; en azından bir aslan. Sevinçli ve uyum içinde bir dünyadır Rousseau’nun dünyası. Nadide Akdeniz ise, büyük bir özenle, lastik ağaçlar ormanına kötülükler gizler. Bu iki sanatçının ortak özelliği, resimlerindeki huzurdur, bazen kaskatı kesilmeye varan bir huzur. Henry Rousseau, bundan yüz yıl önce mevcut (yapay) cennete bütün gücüyle sarılmaya çalışır ve bu yüzden ağaçları ve yaprakları katılaşıp kalmış bir tutsaklığa mahkum ederken, Nadide Akdeniz’de bu hareketsizlik başından amaçlanmış birşeydir. Büyülü ormanın büyücüsü, salınan yaprakları ve kamışları keyfince durdurur, onlar da gerçekten nefeslerini tutarlar. Cinler periler belirir. Bu açıdan, Rousseau’dan ziyade, Konrad Klapheck’in eksiksiz ve gerçekçi bir tarzda resmedilmiş, ancak insanı ürperten bir canlılığa sahipmiş gibi görünen büyülü daktilolarıyla daha yakın bir akrabalığı vardır Akdeniz’in resimlerinin. Bu akrabalık arayışı, Mirjam Munski’nin doğumhane resimlerine kadar uzanır; bir tür büyüsel gerçekçilik içinde, doğuran kadınların üzerine yeşil ameliyat çarşafları seren Munski, insan ve makine hakkındaki kaygılarını ve soğukluğu, ölümü ve terkedilmişliği dile getirir. Mucizevi bir şekilde yaşamın dişil döngüsüne ulaştığımız düşünülebilir bu noktada; yaşamın, ölümün ve yine yaşamın sonsuzca birbirini izleyişine. Anadolu tanrıçalarına da uygundur bu döngü. Çeşitli görünümlere bürünen büyük tanrıça her zaman yaşam ve yokoluşun, doğum ve ölümün ifadesi olmuştur. Bu özelliğiyle, kapalı ve teselli dolu bir dünyadır onun dünyası, yeniden doğmak da bir parçasıdır bu dünyanın. Ancak Nadide Akdeniz, bugünün dünyasında yaşıyor ve dünyayı kuşkucu ve sakin bir bakışla kavrıyor. Dünyanın, uygarlığın çöpü ve kalıntılarıyla giderek daha fazla çölleşmesine, ülkesinin bozkıra dönüşmesine karşı güçlü yapraklarıyla; doğurganlığın simgesi ve bıçak sırtı keskinliğinde bir yeşille varedilmiş büyük işaretler olan yapraklarla direniyor. Ama cennete inanmıyor artık ressam, Artemis’in ve Kibele’nin nar bahçelerinden, İncil’in ve İslamiyetin Tanrısının cennet bahçelerine kadar uzanan cennete. İnsanlar kovuldu artık cennet bahçelerinden; ya da kendi kendilerini kovdular. Kıyametten sonra oralara yeniden döneceklerine inanmakta özgürdürler, ama onların inancı, resmedilen dalların, yaprakların, meyvaların umrunda bile değildir; onlar, dimdik, kendi yasalarınca büyür giderler.

Marianne Pitzen