Doğanın Merkezindeki Derinlikten Yükselen Sesler: “Nefesinizi Tutun ve Dinleyin!” (Ravelli Sergi Kataloğu, Mart 2004)
Nadide Akdeniz’in resimleri, sanat olgusunun iki önemli ve birbirinden ayrılmayan/düşünülmeyen parçaları, “sanatçı” ve “sanat yapıtının” yaşamla örtüşen, gizemli kesişmesinin tam merkezindedir. Sanatçı, hayatındaki çevresel her türlü etkenden kendini soyutlayarak, yapıtına, böylesine dürüst ve pür bir yaşam disiplininin sırlarını aktarır. İlk bakışta “doğa”/“doğa kaynaklı” betimlemeler olarak tanımlayabileceğimiz Akdeniz’in resmi, bu görünen gerçeğin ötesine geçer ve hayal dünyasının sınırlarını zorlar. Bildik, tanıdık birbirini zorlamadan ve sıkmadan bir araya gelen yaprakların her dizilişi gerçeküstücü tavırların hayalle çatallanan yollarına açılır.
“Gerçek” denilen ve kendi dünyasında bile çetrefilli bir yapıya sahip olgu, herhangi bir yaprağın altında izleyicinin kendisini keşfetmesini bekler. Belki de esas aramamız gereken, sanatçının kendi gözlemlerine dayanarak tuvalde yeni bir bedene ve ruha kavuşan, doğa betimlemelerinin arka yüzündeki dünyalar olmalıdır.
Sanatçı, üzerine gri bir atmosferin yığılmasıyla kirlenen doğaya, optik bir yüzeyden duru, detaycı ve gerçekçi bir gözle bakmaktan yana bir tutum sergiler. Tuvalde tek bir boş yer bırakmayacak kadar yan yana ve üst üste istiflenerek örülen yaprakların, yapı malzemesini oluşturduğu “bitkisel duvar” bizim dünyamıza yabancı olduğu gibi, sanatçının “gerçek dünyası” olarak yorumladığımız düşünce boyutunun üstünü de bir perde gibi öter. İzleyici, ilk bakışta ne olduğu anlaşılamayan, bilinmeyen, çözümlenemeyen bir evrenin ücra köşelerinden fırlayarak dünyamıza ışınlanmış gibi duran bitki örtüsünün cezbedici görüntüsü karşısında, karşı konulmaz bir istekle, içine girip kaybolmak ister. Çatışmalar, kesişmeler, sorular, sorgular, kavgalar... İnsanın iç dünyasını ziyaret eder. Bastırılan tüm ruhsal dalgalanmalar, yeşil dünyanın “anıtsal” görünümü karşısında ortaya çıkar. Adeta bir iç savaşa dönüşen ruhumuz, tüm bu yeni açılımlara doğru bedeni sürükler.
Beden, “huzura kavuştum artık durulmalı ve elde edilenlerle hesaplaşmalı” derken, bitkilerin arasına gizlice karışan cansız nesneler (vitrin mankenleri/yeşilin içinden fırlayan kullanılmış bebek uzuvları), oksijen tüpleri, ayakkabılar, sandalyeler, kurmalı kuşlar gibi objelerle yeniden düşünce girdaplarında dolaşmaya başlar. Yeşilin usa yüklediği gerilim tam durulmuş, huzura kavuşmuşken, ortama uymayan yabancı nesnelerle yeniden huzursuzlaşır. “Kırmızı Sandalye”, “Adem ile Havva”, “Doğada Natürmortlar”, “Kurmalı Kuşlar Serisi”, “Kullanılmış Bebekler Serisi”, “Doğadan Üretilenler Serisi”... Ortamla zıtlaşan cansız nesneler, Nadide Akdeniz’in resmini çok karmaşık ilişkilerin gövde savaşının yaşandığı sulara doğru sürükler. Bu tür bir yaklaşım için “gerçeküstücü” de diyebiliriz. Nesneler gerçek ötesi dünyada kendilerini yeni bir kurgunun, daha doğrusu atmosferin içinde yaşarken bulur. Günlük zaman akışı içinde farkına bile varmadığımız, her gün elimizin altından geçerek yaşam soluğumuza katılan nesneler resim yüzeyinde yabancılaşır. Onlar gerçeğin içinden koparak yüzeye yerleşirken, esas kendi yaratılış nedenlerine ve hallerine geri dönerler. Akdeniz için “ok yaydan çıkmıştır” bir kere!
Resmin hakim öğesi gibi duran bitkisel örgü, nesnelerin ortaya çıkmasıyla birlikte, doğrudan doğruya temanın önem kazandığı yeni bir teatral sahneye dönüşür. Repliğin en uzun cümleleri, ağırlıklı olarak nesneler ve Akdeniz’in son dönem çalışmalarında kullandığı “insan figürleri” ve “yaş pastalara” aittir. İzleyici tarafından bitkilere yoğunlaşan bakış ve sorgulama seansı artık direkt temanın içindedir.
“Doğa resimleri” diyerek kolay ve kısa yoldan bir tanımlamayla noktalanabilecek resimler bu aşamada, farklı bir boyuta geçiyor. İlk cümlelerde vurguladığımız “çevresel faktörlerden kendini soyutlayıp pür bir yaklaşımla kendini doğaya bırakan sanatçı” tanımı, tüm bu çözümleme çabaları içinde, esas vurgulamak istediğimiz noktaya ulaşıyor: Doğanın verdiği huzurla insan ruhu saflığa ve dinginliğe kavuşur. Güzel, taze, rahatlatıcı ve insani duygular pekişir. İyi ve hoş olan her şey gibi daha pek çok olumlu sıfatı, doğaya kendini bırakan “beden” yaşamaya hazırdır.
“Karmaşa” ise Nadide Akdeniz’in bitki duvarları arasına serpiştirdiği simgelerin ne olduklarının değil de ne olmadıklarını anlama çabası sırasında yaşanıyor. Rahat-gerilimli, huzurlu-rahatsız edici, güzel-katı gibi çelişkili sıfatlar aynı yüzeyde bir araya gelir. İşin gerçek rengi artık değişmiştir. Doğanın bilinen anlamını ve formlarını bu resimler, tıpı bir mıknatıs gibi içine aldığı şey/lerle zorlar. Formlarla beden içten ve dıştan sarmalanır.
Yüzeyin dışında ne olup bittiğinin merakından çok, Nadide Akdeniz’in resminin karşısındayken izleyici, çerçeve dahilindeki çok sesliliğin ara tonlarını seçmekle uğraşır. Onun resmi sadece bu haliyle mi ayaktadır? Yoksa gerisinde görünmeyen ve bilinmeyen mekanın bir köşesine fırçasıyla saklanan sanatçının dünyasına da bir yol mu uzanır? “Doğa” ve “nesne-figürün” yüzeydeki birlikteliğinde tam bir bütünsellik söz konusudur. Birbirine eklenen yaprakların süratle yayılarak, -ama temkinli- örtmeye çalıştığı gizemlerin deşifre edilmesi ile izleyici kendine gelir. Seçilmiş objeler ve doğa bir ayinin mistik notalarını fısıldarcasına zıtlıklarına rağmen birbirlerini tamamlarlar. Bilinmeyenin içinde adeta bir çağlayan gibi fışkıran bitkilerin sadece kendileri oradadır. Toprağa ayak basacak ya da tutunacak yerleri yoktur. Amaç, toprak veya gökyüzüyle sınırlanmaz. Bu nedenle bitkisel kurgu, herhangi bir taslağın veya fotoğrafın ürünü değil, resim dilinin gerekleriyle birleşen özgün bir boyamanın sonucudur. Akdeniz, tüm bu kurguyu tasarlarken bir ön çalışmaya gerek duymaz. Konusu, çıkış noktası belli olan resimde, her yaprak ve dal kendi yolunu seçerek; nesnelere ulaşır. Kesişme noktasına gelindiğinde sanatçının belleğinde biçimlenen izler birbirine eklenir. Böylece, resmin yüzeyinde bir başka dünyaya açılan kapıdan geçip sanatçının belleğine teslim oluruz.
Nadide Akdeniz’in 1970’li yıllardan başlayarak bugüne gelen süreç içerisinde, sanat anlayışının zaman dizinini oluşturmak gerekirse: “Figür-figür, figür-çevre, figür-bitki örtüsü, nesne-bitki örtüsü, figür-nesne yorumlarının temelinde dış dünyaya karşı duyarlı bir gözlemin betimlemeleri yer alır.”. Düşünceler, figür ve nesnenin simgelediği kabuk altında saydamlaşır. Dinamizm kazanır. Resim yaşamaya ve hareket etmeye başlar. Kullanılan her form kendi gerçeklerinden sıyrılarak insana geri döner.
Genellikle cinselliği çağrıştıran simgelerden uzak durmasına karşın sanatçı, çok sayıda yaprağı taşıyan gövdelerin dikey biçimlenişinde doğanın can damarı “doğurganlığın” mükemmeliyetinin sınırlarını zorlar. Doğanın canlılık ve üretkenlik adına var olduğuna inanan sanatçı, modeliyle hem fikirdir. Çünkü doğa üremek, yaşamak ve var olmak için ayaktadır. Bu nedenle Akdeniz, yerde sürünen bir doğayla hesaplaşmaması gerektiğinin inancındadır. Atmosferin ayakta durması, doğurganlığın ve yaşamda ilerlemenin, çoğalmanın temelidir. Dikeylerle ve çoğu zaman yeşile karşıt bir renkle (beyaz/kırmızı) biçimlenen bitkiler ve genelde doğada üreme/çoğalma görevini üstlenen çiçekler, gizli bir “erotizmin” habercisidir.
Resimlerinde insan yaşamına ait olguları ve bunların toplum düzeyinde irdelemesini gereçlere yüklediği anlamlarla çözümlemeye çalışır, Nadide Akdeniz. “Yeşil dünyanın büyücüsü” olarak adlandırabileceğimiz sanatçı, insan yaşamının gerçeklerini bitkilerin dünyasından tuttuğu ışıkla aydınlatarak yoluna devam ediyor.
Dilek Şener